Sayfalar

17 Mart 2013 Pazar

Kelebek


                                                           
Teneffüs  edildiğinde  insanı  daha  da  hasta  edeceği hissine  kapıldığı , amonyak,  alkol ,diyazem  ve  tentürdiyot  kokusu  sinmiş  beyaz duvarlar haricinde  nefret ettiği  hiçbir şeyinin olmadığını düşündü  kadın.Belki , sesleri de dahil edebilirdi nefretine. Geceleri çoğalan, çoğunluğu çığlıklardan oluşan sesler.. Bazı zamanlar, asabiyetlerinden  ödün vermeyen, kırışmış suratlarındaki  kalın bıyıklarını  uzun  zaman  önce  yüzlerinden  def  etmekten  vazgeçmiş dinozor  hemşireler, bozulmaya  yüz  tutmuş   sinirlerini  daha  da  bozmaya  yeterdi;  fakat  yine  de  onları  doktorlardan  daha  çok  severdi. Uzun  süredir  kaldığı  bu  hanenin  “tımar”  eğiticileri  olan  hasta  bakıcıların, bu  bembeyaz   hapishanedeki  hasta  mahkumlardan  daha da  hasta  olduklarını  tahmin ettiği  doktorlarla  işbirliği  yaptıklarını  düşündüğü  için , onlardan da  pek  hazzetmezdi.

Beyaz  ve uzun  koridorlarıyla  bu  hastane, ona yaşamı  boyunca  inanmayı reddettiği  en  iyilerin  her  zaman  daha  fazla  acı  çekeceği gerçeğini  okkalı  bir tokattan  daha  sertçe  yüzüne vurarak anımsatırdı.Kaldığı cehennemin  en  alt  katından  zincir  sesleri  ve  iniltiler  gelirdi.  Bir  üst  kattan  ise   ellere  ve  bacaklara  vurulan  kelepçe sesleri  duyulurdu. Yedi  katlı  cehennemin  işkence  olanakları  kat  sayıları  göğe  yükseldikçe  azalırdı. Üçüncü  katı  severdi  kadın ;  çünkü  hemşireler  öğle  yemeklerinden  sonra  bu  kattaki  odalarında  buluşup ,  tımarhanenin  dedikodusunu  yaparlardı. Kadın , gizlenerek  bu  dedikodulara  kulak  misafiri  olup ,  doktorların  ve  hasta  bakıcıların    yüzlerinin  bu  şekilde  açığa  vurulmasından  hoşnut  olurdu. Hatta  bir   keresinde,  yakalamışlardı kadını  onları  dinlerken. Yüzlerindeki  endişeyi  gizleyemeden  telaşa  düşüp  ceplerinden  bir  kaç  nane  şekeri  çıkarıp tıpkı  bir  rüşvet  gibi  kadının  eline tutuşturmuşlardı.  Hemşireler  hastanenin  en  sağlıklı  hastasından  çekinirlerdi ; çünkü  kadının  yapacağı  en  ufak  yorumun  doktorlar  tarafından  dikkate alınacağına şüpheleri  olmazdı. Cehennemin  dördüncü  katı ,  “ Hemşire,  hastaya  acil   iğne!” emrinin  çıktığı  kattı. Beşinci  kattan genellikle  ses  seda  çıkmazdı. Tıpkı  altıncı  kattakiler  gibi  içtikleri  ilaçlarla adeta  birer sebzeye  dönüşmüş  olan   bu  kattaki  mahkumların da, değil  bağırmaya  adım   atmaya   dahi  kuvvetleri  kalmazdı . Sinir  bozukluğundan  kaynaklanan kronik  krizler  katının bir  üstünde, cennete  en  yakın  olan  katta  kadın  kalırdı. Hastalığının  teşhisi  belli  belirsizdi.  Çoğu  doktor,   kadının  akli  dengesinin  yerinde  olduğu ,  tek  özel   probleminin  “aşırı hassasiyet”  olduğu  konusunda  hemfikirdi.   Onlara  göre  hassasiyet  her  insanda  mevcuttu  ve  kadının  hastanede  fazladan  yer  işgal  etmesine  lüzum  yoktu . Aslında  kadın da   bu  durumun  farkındaydı. Hayatta  en  akıllı olanların  yerinin  zincirler  arası  olduğunun, ruhu  bedenine  büyük  gelenlerin  pranga  ve  kelepçelerle  mahpusluk  yaşadıklarının, başkalarının  hataları  nedeniyle  fazlaca  düşünenlerin düşünmemek  üzere  imha  edileceklerinin ve  bu  yedi  katlı  hapishaneden  bozma  tımarhane  cehennemindeki  insan  sınıflandırılmasının da  farkındaydı ; ama halinden  memnundu  kadın. Bu  cehennem  müsveddesi ,  yaşamak  zorunda  kaldığı  hayatından  daha  korunaklı  bir  yerdi. Buradaki  deliler  dışarıda  elini  kolunu  sallayarak  gezinen,  yapacağı  kötülüklerden  habersiz , yahut  aksine  gayet  haberdar  olan  delilerden  daha  güvenliydiler,  yapacakları  delilikler  olağandı. Cehennemindeki  tek  derdi  renksiz  duvarlardı. Bir  de  sesler  vardı, çığlıklar  haricinde , hastaneye  ait  olmayan  ıslak, kamçılı ve  sert  diye  tahmin  ettiği  sekiz  belki  de  on  ayaklı  sesler.  Son  günlerde  çokça  işitir  olmuştu onları. Odasında,  koridorlarda,  tuvalette, hastanenin  her yanında  bu  sesleri  duydukça  irkiliyordu. Seslerden  kurtulduğu  tek  yerse yeşilin  üç  ayrı  tonuna  rastladığı  o geniş  hastane  bahçesiydi. O  sabah  soğukkanlılıkla  bahçeye  gelişinin  sebebi de  seslerden  kaçışıydı  besbelli. Bahçenin  sağ  tarafında  üçüncü  katta  kalan  o  genç  kız  sessizce kendisine masal  anlatarak  adım  atmaya  çabalıyordu , yanında  ise  Müzeyyen  Hanım, kafasına  taktığı  bir  dizi  firketeye  elinde  tuttuğu  ufak  makyaj  aynası  ile  bakıyor,  her  birini  teker  teker  çıkarıp   sonra  tekrar  eski  yerine  yerleştiriyordu. Gül  fidelerinin  arkasına  tüneyerek  hayali  kahvaltısını  eden  o  şişman  adam   yeni  demlediğine  inandığı  çayından  bir  fincan  ikram  etmeye  kalkışmadan  bahçenin  sol  tarafına  doğru  yürümeye  başladı  kadın.  Düşünen  Adam  heykelinin  yanındaki  banka  varmadan  karşısında  dördüncü  kattaki  sakinlerden  biri  çıkıverdi  ve  bağırmaya  başladı:

-“ Anne, benim  yaşım  kaç?”.

Birkaç  adım  atar  atmaz  banka  ulaşan  kadın, başarılı bir  kopyası  olan Rodin’in   Düşünen Adam  heykeline  uzun  uzun  baktı  ve  bir  anda yerinden  fırlayıp  sert  bir  tekme  attı  heykele. Rodin! Metresini  delirten  o  değil  miydi  sanki? Bir  tekmeden  daha  da  beterini  hak ediyordu  aslında!  Deliler  içeride,  delirtenler  dışarıda,  kahrolası  adalet  neredeydi?  İnsanı  deli  edenlerin akli  dengelerinin  yerinde  olduğunu  kim  söylemişti ?  Taşlar,  yeşiller  dile  gelmeliydi, bu  düpedüz  haksızlıktı!  Bulutlar  savaş  açmalıydı  yeryüzüne,  bu  heykel de  tıpkı  taş  kesilmiş diğer  zalimler  gibi  suçluydu! Ey  kasvetli  tımarhane, yedi  katlı  cehennem, yer  yarılsaydı da  içine  girseydin,  isyan  etseydin  keşke! Bu  hapishanede  tımar  edilenlerin  suçları  delirmek  miydi? Asıl  suçlular  deliliğe  sebebiyet  verenler  değil miydi?

Nefes  alışı  sıklaşmış,  elleri  titremeye  başlamıştı  kadının. Attığı  tekmeden  ötürü acıyan  ayağını  ovarak  yeniden  banka  oturdu . Hayıflanarak  düşündü. Ne  ettiyse  yine  kendine  etmişti. Bu  kısa  süreli  isyanın  ardından  ayak  seslerini  tekrar  işitmeye  başladı  kadın. Bu  defaki,  diğerlerinden  oldukça  farklıydı. Kulağına  öyle  ilginç  geliyordu ki  bu  sesler,  öyle  aheste, öyle  heyecanlı. Sol  tarafındaki , küçük  bir  koruluğu  andıran  ağaçların  ilk  bölüğündeki o  koca  ağaçtan  geliyor  olmalıydı  sesler. Adımlar gittikçe  çoğalıyordu, on, yirmi, otuz,  yüz  otuz hatta  belki  de   bine  yakın  bir  alay  askerin  adımlarına  eşdeğerdi  duydukları. Yürümüyorlardı  sanki ,  harekete  geçmek  için  hazırlanıyorlardı  dar  cephelerinde. Yavaşça  ayağa  kalktı  kadın. Derin  bir  nefes  alarak onu  çağıran  bu  seslerin  sahiplerini  tanımak  için  tereddüt  etmeden   ağaca  doğru  yürüdü  hızla. Çok  fazla  ilerlemeden  devasa  ağacın  alçağındaki  dallarına  ilişmiş, kimisi  uyur  vaziyette,  kimisi  yeni  uyanmış  havalanmak  için  kurumayı  bekleyen ,  kirli  beyaz, çoğunluğu  kehribara  çalan  krizalitleri  fark etti. Şehrin  güneyinden  geldiğini  tahmin  ettiği  elliden  fazla obur  tırtıl  minicik  bacaklarıyla  ne  kadar  da  uzun yol  yakmışlardı ,  belki  de  günlerdir  hangi  ağacı  seçeceklerinde kararsız  kalmışlardı. Beyazın  birkaç  tonundan  olan  bedenlerine  ördükleri  şeffaf  kozalarından çıkıp kelebek  olmayı  bekleyen  elliden  fazla  tırtıl. Çok geçmeden  yere  sadece  dinlenmek  yada  birkaç  çiçeğin  özünden  beslenmek için  konacaklardı. Gökyüzünde,  bulutlara  kadar  uçamasalarda,  kendi  alemlerindeki  yedi  kat  göğün  göğsünde  yaşayacaklardı. Kendilerini  hapsettikleri  beyaz  kozaların içindeki cehennem,  eziyetlerinin  mükafatı  olarak  orada, gökte,  kendi  kubbelerinde ,  kendi  cennetlerinde  dolanacaklardı. Akıldan  ve  aptallıktan  uzak, onlara  biçilen  bir  günlük  yahut  bir  asırlık  yaşamlarını  süreceklerdi.

Yeryüzünden  bakıldığında  göğe  alabildiğince  uzanan  yetmişten    fazla   dalı  olan bu   koca  cennet  merdivenini  uzun  uzun  izledi  kadın. Kadın  neredeydi? Yedi  katlı  cehennemindeki  odasına  giderken  durmadan  soruyordu  kendisine,  neredeydi? Bir  kat  yukarı  çıkmak  cennete  biraz  daha  yakın  olmak  demekti ;  fakat  kadın  neredeydi? Odasının  önünde  durakladı  ,  bir  adım  ilerisi  araftı  onun  için, bir  adım  gerisi  cehennem.. Cennete  ulaşmak  neden  bu  kadar  güçtü? Kadın  kimdi? Düşünen,  çok  düşünüp  çok  irdeleyen,  onların  aldırmadıklarına  üzülen,  diğerlerinin  yanında cılız  kalan  onca  tasasıyla,  hayli kırılgan,  hayli  yalnız.. Kadın  kimdi?  Bir  kat  daha  yukarı  çıkıp  kendisini  arafa  hapsedecek  kadar  cesareti  var  mıydı?
          Koridor  sonundaki  merdivenleri  yavaşça  tırmandı  kadın, yetmiş  dallık  yaşlı  ağaçla  aynı  boydaydı  şimdi. Adımları  narince  birbirini  takip  ediyordu. Korkuyor  muydu?  Mutlu  muydu?  Arafa  adım  atarken,  ne  hissettiğini  kestiremiyordu. Sesleri  işitmeye  tekrar  başlamıştı. Kulaklarını  çınlatan   koza içindeki  bu  çığlıklar ,  adımlar  ve  genç  kanatlar  kurtulmaya mı  çalışıyorlardı, anlayamıyordu. Yedi  katlı  cehennemin  sekizinci  katındaydı,  arafın  tam  ortasındaydı. Şehirden   ve   diğer  binaların  çatılarından  daha  yüksek  bir  çatıdaydı  şüphesiz. Ağacın  tepesindeki  dallar, hastanenin  terasındaki  sağ  bölmeye  kadar  uzanmıştı. Dallara  yaklaşırken  dans  eden  kozaları  daha  da  iyi  duyuyordu  kadın. Uyuyan birer  krizalitken, ergin  birer  kelebeğe  dönüşüp   uçmak  için   kanatlarına  kan  dolmasını  bekleyen  her  ayak  sesiyle,  karnının  içinde   derinden  hissettiği  sancı  daha da  artıyordu. Sesler  sıklaştı,  sancı  çoğaldı. Arafta   ileriye  doğru  bir  adım  daha  attı  kadın,  sancı  canını  yakıyordu, sesler, kanat  sesleri  durmuyordu.  Terasın  ucuna  gelene  dek , ne  ses  kesilmişti  ne  de  sancısı. Derken  bir  anda,  tıpkı  bir   bebeğin  ciğerlerine  havayı  ilk  kez  teneffüs  edişi  gibi  canı  yandı,  içinden  yeni  bir  nefesin  kopuşunu  hissetti. Birkaç  kelebek  kanadı  hızla çırpmaya  başladı. Kelebek  kozaları  birer  birer  düştü  toprağa.
         Düşüş.. Ürkütmemişti kadını. Hücrelerinden  uçarak  ayrılan  cehennem  mahkumlarını  izlemek  ona  keyif  vermişti. Kelebek  sürüsü  yavaşça  cennetlerine  yükselirken, kadın  ellerine  baktı. Ayaklarına, bacaklarına. Yeniden  kendini  keşfedercesine  vücuduna  baktı. Üzerinde  durduğu, kendini  hapsetmeyi  seçtiği, delilerle  cennetini  yaratmaya  çabaladığı ;  fakat  bocaladığı  hastaneyi  süzdü. Dört  bir  yanı  açık  arafında,  tüm  yasakların  biteceği  yerin  başındaydı  kadın , ruhunun  bedenine  olan  hapisliği  hâlâ  sürmekteydi. Orada, aynı  gökyüzü  altında  kendini  fetheden  iki  farklı  ırk  vardı.  İkisi de  kendi  hapishanelerinde  yaşamıştı. Araftan  kaçıp, cennetlerine , göğe , kubbelerine  ulaşmaları  için  yumuşak  bir  rüzgarın  onları  itmesi  yeterliydi. Kadın  kimdi? Bir  adım  attı  cehennemine  düşüp,  cennetine  varmayı  umut ettiği  kaderine. Kadın  kimdi? Bir  adım  daha,  araftan  kurtuluşa  ne  de  az  mesafe  kalmıştı. Vücuduna   nazikçe  dokunan  rüzgarı  hissetti  kadın, gözleri  kapalıydı, hafiflemişti. Gözleri, elleri, kalbi  ve  aklı  huzurluydu. O  an,  göğün  boşluğuna  adım  atan  iki  ırk  belirdi  yedi  katlı  hastananenin yukarısında. Aynı  göğe  uçan  iki  farklı  ruh, orada  her şeye  izin  vardı.

  Nihan  YAZICI 
(Güncel Sanat Dergisi 2013 yılı 3.Öykü Yarışması'nı kazandığım öyküm.. İlk yazdığımda adını "Kubbeler" olarak düşünmüştüm; fakat sonradan "Kelebek" i tercih ettim.
Ayrıca, öyküde geçen yer ve kişiler , bundan yıllar önce annem daha küçük bir kızken anne tarafından bir yakınının rahatsızlanıp o dönemki adıyla Mashar Osman, şimdiki adıyla Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde geçirdiği süre ve annemin bu süre zarfında aklında kaldığı anılarını bana anlatması üzerine etkilenip kurguya dökmemden ibarettir.Bilgilerinize..

dipnot : Bana bu ödülü layık gören Güncel Sanat Dergisi seçici kuruluna, anılarıyla üretimimi besleyen, verdiği destek ve katkılarından dolayı sevgili annem Aysel YAZICI'ya teşekkürler..)  
 

2 yorum:

  1. Nihan'cığım öncelikle yazdıklarını ilk kez okuyorum(yarışma kaideleri gereği hiç bir yerde yayımlamamıştık)dondum kaldım bazı yerleri muhteşem-benim için kilit cümleler ile dolu.
    Sana bu ödülü layık gören seçici kurula da hem yazan bir kadın hem de annen olarak çok teşekkürler.
    Kurguladığın her cümle sana ve senin iç boyutuna ait;onun için evladım olduğundan değil yazan kalem olduğundan dolayı satırlarına saygıyla selam veriyorum...

    Bizi bilenler gayet iyi bilir ki hiç bir zaman çocuklarımın yaptıklarına karışmıyorum;sadece gerektiğinde yol göstermeye gayretçiyim-
    O yüzden sizin yaptığınız her şey sizin başarınız:)
    Sana ve ablana anlattığım anılarımdan etkilenip bunu bu şekilde dile getirişin ise benim için büyük bir ödül:)süpriz oldu.!
    Evet,dayım bir zamanlar böyle bir hastanede yatmak zorunda kalmıştı...
    Ve hastane ortamında daha neler neler oluyordu...
    Rodin ve Düşünen Adam Heykeli diye ben de bir şiir yazmıştım vaktiyle...

    Düşüncenin çok hafife alındığı;varlık bilincinden habersiz aklın ve deliliğin yeterince anlaşılamadığı topluluklarda çıldırmak ve tedavi görmek içten bile değildir...
    Hayatının her evresinde bize bir mükafat olan aklımızı kaybetmeden iyi işler için kullanmamız dileğiyle..
    çÜNKÜ;BİRBİRİNİN NEREDEYSE TIPATIP KOpYASI OLAN BİR ÇOK İNSANLA DOLU YERYÜZÜNDE DEVAM ETMEK çOK ZOR..
    sonsuz sevgimle.
    annen..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Canım benim çok teşekkür ederim :) Ne kadar güzel anlatmışsın her şeyi her zamanki gibi :* hehehe bana nasıl bu konuları buluyorsun die soruyorlar; ama nasılı mı var Aysel Yazıcı'yla yaşıyorum ben :) o yüzden ben teşekkür ederim bir kez daha :) Rodin ve Düşünen Adam heykeli şiirini çok severim ben!

      umarım aklımızı dediğin gibi kaybetmeden kullanabileceğiz :)

      seviyorum seni,
      nihan.

      Sil