1934 yazında
o koyda yaşananlar , hayatım boyunca
unutamadığım , zaman zaman
gerçekliğinden şüpheye düştüğüm ; fakat her
defasında zihnimde
doğruluğunu onaylayan bir anı
olarak kaldı hafızamda. Bugün seksenime
yaklaşırken hikayemi
anlatmaya cesaret bulmam
elbette ki uykunun ebediyete
dek süren kardeşi
ölüme yaklaştığımı biliyor
olmamdan ötürüdür. Şimdi şimdi anlıyorum
ki insanın hayatta kaybedeceği
hiçbir şeyi olmayınca dürüstlüğüne
dürüstlük katılıyor, hatta diğer insanların
ne söyleyecekleriyle pek de alakadar
olmuyormuş.
Aslen
Giritli iki kayıkçının çocuklarının evlenmesiyle
dünyaya gelen bir oğulum
ben. Annem Maria adında güzeller güzeli bir
kadınmış.Öyle güzelmiş ki
ona bakıp aşık olmayan, efsununa kapılıp
maniler yazmayan yokmuş. Maria
savaş döneminde ailesiyle beraber Selanik’e , büyükannesinin yanına sığınmış.
Savaşın izlerini yavaş yavaş üstünden
atmaya çalışan bu şehirden uzaklaştırmak
istemiş büyükbabam Stavro onu ve
geldikleri toprağa, o dönemlerde
üzerinde hâlâ umut barındırabilen
ender yerlerden biri olan Girit’e, teyzesinin yanına emanet
etmiş. Bir gün sahilde yürürken
gözüne bir kayık
takılıvermiş Maria’nın. Bu kayık, gövdesindeki kurşun yarasından, yosun
kapladığı yerlere, renginden,
eskimiş küreklerine kadar tıpkı babasının
kayığına benziyormuş. Merakından kendini
alamayan Maria kayığa iyice yaklaşmış ve babasını görme
heyecanıyla sormuş : “Patera eki
ise? “ ( Baba,orda
mısın?) . Çok geçmeden arkasından
bir ses yükselmiş ve “Pia ise esy?” (Kimsin sen?) diye sormuş. Sesin sahibi yağız bir Türk genciymiş. Maria, genci görür görmez rüzgar yönünü
değiştirmiş, saçları kuzeye doğru
havalanmış, yanaklarına al basmış ve eteklerine heyecan. Önce kendini
aptal gibi hissetmiş, sonra da utanmış. Çok
geçmeden ilk gördüğü anda aşkına düştüğü
bu gencin kendisine bakarak
gülmesine kızmış olacak ki , tersleyerek uzaklaşmış yanından. Koşar adımlarla teyzesinin
evine dönerken delikanlı
tarafından takip edildiğini fark etmiş. Delikanlı yüzündeki o hoş tebessümü eksik
etmeden durmadan gidiyormuş dünya
güzeli Maria’nın peşinden. Ansızın yola
iki eşkıya çıkıp Maria’nın önünü
kesince, aksayan bacağına rağmen koşup
hemen davranmış eşkıyalara delikanlı. Derken yere düşen
Maria’ya elini uzatmış onu yerden kaldırmak
için. İşte o günden sonra son
nefeslerine kadar ellerini
ayrı tutmamış bu iki genç. Maria
ve Ali. Aşkları kendilerinden büyük
olan aşıkların işleri bir
hayli zormuş o vakitler. Ali, savaş gazisi Giritli bir
Türk. Sol ayağının aksaması
bacağına gelen şarapnel
parçasından ötürü. Müslüman bir
genç. Maria, Giritli bir Yunan. Dinine düşkün bir Hıristiyan.
O zamanlar
öyle acıymış ki, havayı içinize
dikkatle çektiğinizde toprağa
sinmiş kan kokusunu
hissedebilirmişsiniz. Türkler ve
Yunanlar, onca yıldır aynı topraklarda aynı havayı
soluyup, aynı rüzgara
duran, aynı sulardan
ekmeğini çıkaran, dilleri ve dinleri
farklı olsa da, iki kardeş
milletmiş savaşa dek. Sonrasında apansız
bir düşmanlık doğmuş
bu iki kardeş arasında. Kardeşin kardeşi
katli Habil ile Kabil’den sonra
yeryüzünde bu topraklarda
yaşanmış ,yeniden. Denizin
çevrelediği bu narin
ve esaslı topraklarda…
Adını Meryem
ve dinini İslam olarak değiştirip Ali’nin karısı olmuş
Maria ; fakat bu büyük değişime rağmen hayatı eskisi
gibiymiş. Gözleri yine
aynı parlıyormuş, beline
değen sarı saçları hâlâ
sarıymış ve evlendikten sonra da tıpkı
evvelinde olduğu gibi deniz
börülcesi pişiriyormuş.
İnsanların Maria’ya bakışına gelince…Önceleri kınamışlar
hatta bazıları ölümle
tehdit etmiş. Babası Stavro enfarktüs geçirmiş. Ali’nin annesiyse
haberi alınca şekeri yükselmiş ve bitmeyen bir öfkeyle bakmış her
zaman anneme. Her iki tarafın
teyzelerinin ayaklanışı, yaşadıkları
köyü çıldırtmaya yetecek kadarmış. Anlaşılan o ki, dünya bu
aşıkların birlikte
olmalarını hiç istememiş.Bu durum
ben annemin rahmine düşüne
dek devam etmiş.
Anlatılanlara göre
gebeliği rahat geçmiş
annemin. Uslu bir bebekmişim annemin
karnındayken.Şeker bulamamış üzüm yemiş, et bulamayınca mantar. Derken mübadele denilen dedikoduların
gerçek olduğu ortaya çıkmış.Yapılacak hiçbir şey yokmuş, göç onlara yazılmış
yeni bir kadermiş. Hikayeye göre eşyalarını doğru dürüst toparlayamadan limana
yol almışlar, gemi onlara söylenen vakitten bir hayli geç gelmiş.Sonrası harabe
bir gemiye binmek olmuş.İşte benim doğumum da tam o gemide, denizin tam
ortasında gerçekleşmiş.Adımı koyan o
denizin tam ortasında. Sonrası, kainattan bir güzel gidivermiş melek olarak.
Ben
annemi hiç görmedim. Elimde ne fotoğrafı
var, ne de ona ait bir eşya.
Ondan geriye kalan hiçbir şey yok. Fakat yine de bana anlatılanlarla hayal
ettim annemi her zaman, onunla hep gurur duydum.Şimdi düşünüyorum da ne zor olmuştur babam için
annemin vefatı. Öyle ki üst üste yediği
vurgunlar, şahit olduğu ölümler ve
kaderin durmadan kayıplara uğratması onu çok yormuş, ben daha dört yaşıma varmadan
annemin yanına gitmişti. Babamın ölümünü önceleri bana söylemediler ; ama ben
sezmiştim. Simasını hayal meyal hatırladığım babamdan bana kalan tek şey anneme
dair birkaç anıydı. Babamın vefatıyla
tamamen ninemin yanına yerleşmiştim. Beni, oğlunun yegane yadigarı olarak görse
de, zaman zaman anneme olan hıncını
hissetmiyor değildim. Büyüdükçe
bana karşı sevgi ve nefret duygularını bir arada yaşatan ninemin yanında kalmak zorlaşmıştı.
Bir de başımda okul gibi bir dert vardı. Dersleri, öğretmenleri ve benle durmadan
“gavurdan dönme” diye alay eden öğrencileri hiçbir vakit sevememiştim. Beni
okula bağlayan tek güç kitaplardı, zaten okumayı iyice sökünce de nadiren uğrar
olmuştum okula. Harçlığım cebime düştüğü an
soluğu köydeki bakkalda alır, kollarımı kitaplarla doldururdum. Ardından
hemen bizim koya gider, kayıkların
arasına tüneyerek kitaplarla oluşturduğum hayali dünyama dalardım. Yusuf
Kaptan’la tanışmam da böyle olmuştu. Kayığının içine gizleyip kitap okuyan o
çelimsiz çocuğu sevmesi hiç de zor olmamıştı. Şiir gibi konuşan, orta yaşlı,
ton ton bir adamdı kaptan. Beyaz kasketini kafasından hiç çıkarmazdı. Lacivert
gözleriyle çok canlar yakmıştı besbelli. Onu ilk gördüğümde gözüpek bir korsan
olarak düşlemiştim ; çünkü kendini
denize adamış bir kaşifti. Kaptan, okulu kaytarışlarıma aldırmazdı. Yanında
durmadan yüksek sesle kitap okumamı isterdi. Yaşına rağmen insanın hayatında
geçirdiği her anda yeni bilgiler edineceğini unutmayan bir bilgeydi.Bir anda
kahramanım olmuştu.
Bir gün
durmadan okuldan kaçtığımı ispiyoncu arkadaşlarım tarafından öğrenen
ninem,koya, kayıkların arasına gelip
beni bulmuştu. İki eski kayık arasından kulağımı çeke çeke çıkardı beni
ninem ve oracıkta eşek sudan gelene dek dövdü. Araya kaptan girmiş ve ninemle uzun uzun,hararetli bir konuşma
yapmıştı. Ne söylediğini bilmiyorum ; fakat ninem yanıma gelip:
“Bundan böyle
kaptandan zanaat öğreneceksin, okula gideceğin yok hayta! “,dedikten sonra
nasıl sevindiğimi anlatamam. O günden sonra etim ninemindi, kemiğim kaptanın.
Halimden gayet memnundum.
“Balık tutmak
bir sanattır.”,derdi hep kaptan. “Öyle bir sanat ki, balığa eziyet etmeden
çıkaracaksın onu sudan. Balık gibi düşünüp, balık gibi hareket edeceksin.Balık
tutarken balık olacaksın. İnsan gibi
düşünen bir balık.”
Balığa
hazırlanışımız epey uzun sürerdi kaptanla. Bazen gün doğmadan yola çıkardık,
bazen tüm gün , geceye dek beklerdik derya kuzularını.İşe ilk olarak
bataklığı andıran su birikintilerini ziyaretle başlardık. Kumun içinde
dimdik duran sülinaları ince bir telle
teker teker toplardık. Yere serdiğimiz
koca bir kağıt üzerine toplanmış
sülinaları kabuklarından ayırıp dizerdik. Kabuklarından ayrıldıkları için ne
olduğunu anlayamayan minik sülinalar, üzerlerine serpilen tuzun etkisiyle kağıt
üzerinde kıpırdamaya başlarlardı. Aslında bir hayli çirkin olmalarına rağmen,
kağıt üzerindeki bu kıpırtıları onları sanki dans ediyormuş
edasına sokardı. Ardından sülinaları kahvehanedeki buzluğa koyar, donmaları
için en az bir gün beklerdik. Sülina gibi yumuşak yem hazırlamayı oldum olası
sevmiştim.
Kaptan her balığı ayrı ayrı tanırdı ve her birinin öyküsünü anlatırdı . Hepsinin
yaradılışının ,amacının, yakalanışının ve kurnazlıklarının farklı olduğunu
tembihler durur, adeta bir ibadeti yerine getiriyorcasına huzur duyarak tutardı
balıkları.
O sabah saat
beşe yaklaşırken koyda buluşmuştuk. Tekneyle açılmamıştık, ağ almaya ihtiyaç
duymamıştık. Yanımızda bir çift olta ve evvelki akşam toplanmış salyangozlarla
kayığımıza binip, daha sakin bir kayalığa doğru kürek çektik. Su hâlâ sığdı,
hava oldukça serin. Bize uygun bir yer bulunca oltaları hazırlamaya koyulduk.
Önce salyangozları kırıp iğnelere
istifledik, sonra üzerlerine sülinaları ekledik. Amacımız olgun çipuralar
yakalamaktı ve obur çipuralar salyangozlara bayılırlardı. Oltalarımızı suya
atıp beklemeye başladık. Çok geçmeden rüzgar yönünü değiştirdi. Deniz kızmıştı
sanki, dalgalar daha evvel hiç görmediğim kadar çetindi. Bu ani fırtına ikimizi
de oldukça şaşırtmıştı. Kayığın dengesini kuramıyorduk ve biz kıyıya gitmek istedikçe deniz bizi göğsüne doğru çekiyordu. Gittikçe
korkuyordum, gün daha ağarmamıştı ve kayığımız
bir tahterevalliden farksızdı. Kaptanın tüm gücünü harcamasına rağmen
kıyıdan bizi uzaklaştıran bir akıntıya dalmıştık. Üstelik sol taraftaki
küreğimizi çoktan denize kaptırmıştık ! Yarım saatten daha fazla bir süre,
kaptan tek kürekle karaya ulaştırmaya çalıştı bizi ; ama fırtına buna izin
vermiyordu ve olduğumuz yerde dönüp
duruyorduk.
Bir anda
denizin içinde balıklar dışında başka bir canlının olduğunu sezdim. Sanki
fırtınadan ziyade, kayığı denizin
ortasına çeken başka bir güç vardı. Bu
ne olabilirdi ki? Düşüncelerim arasında kaybolmuşken kayığımız, ani bir hızla gelen devasa dalgaya
yenilip ters düz olmuştu. Kendimi karanlık bir denizin dibine çökerken
bulmuştum.Durmadan çırpınıyordum, nefesim tükeniyordu ve ben suyun yüzüne çıkamıyordum. Derken bir anda
koca bir balığın bacağıma kuyruğuyla çarptığını hissettim. Öyle derin bir
yara açmıştı ki sağ bacağımda hâlâ izi
durur. Çok geçmeden canımı bu denli yakan balığın intikamını almak için denizin
dibinde bir arayışa tutuldum. Kaptana
dair bir iz bulamadığım için korkuyordum,aynı zamanda beni yaralayan balığa karşı öfkeliydim.
Güneşin yavaş yavaş doğmasıyla etraf aydınlanmaya başladı ve ben gözlerime inanamadığım o manzarayla
karşı karşıyaydım.
Saçları gümüş
rengi iki deniz kızı önümde taklalar atıp benimle oyun oynamak istiyordu.
Kuyrukları daha evvel görmediğim ; fakat kaptanın anlattığı hikayelerle düşlediğim
o koca balıklar kadar büyüktü. Yeşil ve grinin alacasını taşıyan sert pullarla
kaplıydı. Yüzleri masallarda anlatıldığı kadar güzel değildi ; ama yaydıkları
gizem beni çoktan büyülemişti. Gövdeleri insan derisini andırsa da, pullarla
kaplıydı. Gözleriyse hayli korkunçtu. Göz bebekleri pembeyi andırıyordu ,
dikkatli bakıldığındaysa gözlerinin yapısı tıpkı bir yılan gibiydi, bal rengi
boyuna çizilmiş bir çizgiydi sanki. Ağızlarını bir balık gibi açıp kapıyorlar,
her açışta sanki bilmediğim bir dilden kelimeler söylüyorlardı. Anladığım tek
kelime ismimdi. Etrafımda dönüp kim olduğumu saptamaya çalışıyor, onlardan
farklı olan vücudumu inceliyorlardı. Bu esnada nefesim neredeyse tükenmek
üzereydi, akciğerlerime dolan suyu hissediyordum. Ölüme çok yakındım ve ben o güne
dek böyle bir ölümü hiç düşünmemiştim.
Her şeye rağmen gördüklerim gerçekti. Emindim, bu bir hayal değildi. Güneş tamamen doğarken karşı koyamadığım tatlı bir uykuya dalmak
üzereydim. Göz kapaklarımı açık tutamıyordum. Hareket edemiyordum artık.
Ölüyordum. Ellerimi aynı anda kavrayan denizkızları müthiş bir hızla bilmediğim
bir yere doğru götürüyorlardı beni. Yönümü seçemiyordum. Yumulu gözlerimi açtığımda
kendimi kayaların üzerinde buldum. Güneş yüzümü yakıyordu, bacağımdaki yara kanamaya
devam ediyordu. Canım çok acıyordu. O an için yapabildiğim tek şey denize doğru
başımı çevirmekti. Orada, derinlerde bir yerde
hayatımı kurtaran iki denizkızının olduğunu biliyordum.
Kazadan sonra
kaptanı kimse bulamadı. Hayat , sevdiğim kim varsa benden almaya devam ederken
büyümüştüm. Okumaya olan merakım daha da artmıştı. İçime kapanmıştım, tek çarem
kitaplardı. Ninem hastalanacağımdan korktuğu için beni İstanbul’a götürmüştü.
İstanbul’da elimden gelen ne varsa onu yaptım : Okudum. Yazmaya başladım.
Sonrası, hayatım geçip gitti. Bu hikayeyi hayatım boyunca yalnızca birkaç
kişiye anlattım. Onlar da yaşadığım şokla aklımın bana küçük oyunlar oynadığını
söylediler. Sonra ben de kendimi bu sahte sebebe inandırdım, ta ki çaresi
olmayan hastalığımın pençesine düşene dek. Ölümüm oldukça yakınmış, öyle
diyor doktorlarım. Fakat iki binli yılları göremeden ölmek canımı
sıkmıyor. Yaşayabileceğim kadar yaşadım. Ölmeden önce, çocukluğumun geçtiği
şehre geri dönmek istedim ve kazanın yaşandığı o koya yıllar sonra yeniden
gittim. Beni çağıran geçmişimdeki anılar mıydı, bacağımdaki yaranın sahibi
miydi? Bilmiyorum.
Onca yıla
rağmen hiç değişmemişti koy. Yüreğinde
aynı huzuru taşıyordu hâlâ. Kıyıdaki kayaların birine tüneyip yazacağım öyküye dair notlar aldım ve gördüğüm
manzarayı defterime karaladım. Derken bir anda
adımın söylendiğini işittim. Sesler denizin dibinden geliyordu.
Biri Yusuf kaptanın sesiydi. Diğerleri ise hayatımı
kurtaran kahramanların sesleriydi. Orada,
denizin kalbinde özgürdüler ve ölümsüzdüler.
Onları yalnızca, onlara inananlar görebiliyordu.
Yerimden doğruldum. Kaldığım pansiyona doğru yürürken
aklımda yalnızca kaptanın
sözleri vardı :
“Balık tutarken balık olacaksın. İnsan gibi
düşünen bir balık.”
(14 Mart 2013-
Perşembe
Fransız Kültür
Merkezi – Taksim )
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder