Sayfalar

14 Kasım 2013 Perşembe

Saklı Tuttuğum Öykülerim-1- / Koy



1934  yazında  o  koyda  yaşananlar , hayatım  boyunca  unutamadığım , zaman zaman  gerçekliğinden  şüpheye  düştüğüm ; fakat  her  defasında zihnimde  doğruluğunu  onaylayan bir  anı  olarak  kaldı  hafızamda. Bugün  seksenime  yaklaşırken hikayemi  anlatmaya  cesaret  bulmam  elbette ki uykunun  ebediyete dek  süren  kardeşi  ölüme yaklaştığımı  biliyor olmamdan ötürüdür. Şimdi şimdi  anlıyorum ki insanın  hayatta  kaybedeceği  hiçbir şeyi olmayınca dürüstlüğüne  dürüstlük  katılıyor, hatta  diğer  insanların ne  söyleyecekleriyle pek de alakadar olmuyormuş.

Aslen Giritli  iki  kayıkçının çocuklarının  evlenmesiyle  dünyaya  gelen  bir oğulum  ben. Annem Maria  adında  güzeller güzeli  bir  kadınmış.Öyle  güzelmiş ki ona  bakıp  aşık olmayan, efsununa  kapılıp  maniler  yazmayan yokmuş. Maria savaş döneminde ailesiyle  beraber  Selanik’e , büyükannesinin yanına sığınmış. Savaşın  izlerini yavaş yavaş üstünden atmaya çalışan  bu şehirden uzaklaştırmak istemiş büyükbabam Stavro onu  ve geldikleri  toprağa, o dönemlerde üzerinde  hâlâ  umut  barındırabilen ender  yerlerden  biri olan Girit’e, teyzesinin  yanına emanet  etmiş. Bir gün sahilde  yürürken gözüne  bir  kayık  takılıvermiş Maria’nın. Bu kayık, gövdesindeki  kurşun yarasından,  yosun  kapladığı  yerlere, renginden, eskimiş küreklerine kadar tıpkı babasının  kayığına benziyormuş. Merakından kendini  alamayan Maria kayığa  iyice  yaklaşmış ve babasını  görme  heyecanıyla  sormuş : “Patera eki ise? “ ( Baba,orda  mısın?) . Çok geçmeden  arkasından bir ses yükselmiş ve “Pia ise esy?” (Kimsin sen?) diye sormuş. Sesin  sahibi yağız bir  Türk genciymiş. Maria, genci  görür görmez rüzgar  yönünü  değiştirmiş, saçları kuzeye doğru  havalanmış, yanaklarına al basmış ve eteklerine heyecan. Önce kendini aptal gibi hissetmiş, sonra  da  utanmış. Çok  geçmeden ilk gördüğü anda  aşkına  düştüğü   bu  gencin kendisine  bakarak  gülmesine  kızmış olacak ki , tersleyerek  uzaklaşmış yanından. Koşar adımlarla  teyzesinin  evine  dönerken  delikanlı  tarafından  takip edildiğini  fark etmiş. Delikanlı  yüzündeki o hoş tebessümü  eksik  etmeden durmadan  gidiyormuş dünya güzeli  Maria’nın peşinden. Ansızın yola iki  eşkıya çıkıp Maria’nın  önünü  kesince, aksayan  bacağına  rağmen koşup  hemen davranmış eşkıyalara delikanlı. Derken yere  düşen  Maria’ya elini  uzatmış  onu  yerden  kaldırmak  için. İşte  o günden sonra  son  nefeslerine  kadar  ellerini  ayrı  tutmamış bu iki genç. Maria ve Ali. Aşkları  kendilerinden  büyük  olan  aşıkların işleri bir hayli  zormuş o vakitler. Ali, savaş  gazisi Giritli  bir  Türk. Sol  ayağının  aksaması  bacağına  gelen  şarapnel  parçasından  ötürü. Müslüman  bir  genç. Maria, Giritli bir Yunan. Dinine düşkün bir Hıristiyan.

O zamanlar öyle  acıymış ki, havayı  içinize  dikkatle çektiğinizde toprağa  sinmiş kan  kokusunu hissedebilirmişsiniz. Türkler  ve Yunanlar, onca  yıldır  aynı topraklarda aynı  havayı  soluyup,  aynı  rüzgara  duran, aynı sulardan  ekmeğini  çıkaran, dilleri  ve dinleri  farklı olsa da, iki kardeş  milletmiş  savaşa  dek. Sonrasında  apansız  bir  düşmanlık  doğmuş  bu iki  kardeş  arasında. Kardeşin  kardeşi  katli Habil ile  Kabil’den sonra yeryüzünde  bu  topraklarda  yaşanmış ,yeniden.  Denizin  çevrelediği  bu  narin  ve  esaslı  topraklarda…

Adını  Meryem  ve  dinini  İslam olarak değiştirip Ali’nin karısı olmuş Maria ; fakat bu  büyük  değişime  rağmen  hayatı  eskisi  gibiymiş. Gözleri  yine  aynı  parlıyormuş,  beline  değen sarı  saçları  hâlâ  sarıymış ve  evlendikten sonra da  tıpkı  evvelinde  olduğu  gibi deniz  börülcesi  pişiriyormuş. İnsanların Maria’ya  bakışına gelince…Önceleri  kınamışlar  hatta  bazıları  ölümle  tehdit etmiş. Babası Stavro enfarktüs  geçirmiş. Ali’nin  annesiyse  haberi alınca  şekeri  yükselmiş ve bitmeyen bir öfkeyle bakmış her zaman anneme. Her iki  tarafın teyzelerinin ayaklanışı, yaşadıkları  köyü çıldırtmaya  yetecek  kadarmış.  Anlaşılan o ki, dünya  bu  aşıkların birlikte  olmalarını  hiç istememiş.Bu durum ben annemin  rahmine  düşüne  dek  devam etmiş.

Anlatılanlara  göre  gebeliği  rahat  geçmiş  annemin. Uslu bir bebekmişim annemin  karnındayken.Şeker  bulamamış  üzüm yemiş, et bulamayınca  mantar. Derken mübadele denilen dedikoduların gerçek olduğu ortaya çıkmış.Yapılacak hiçbir şey yokmuş, göç onlara yazılmış yeni bir kadermiş. Hikayeye göre eşyalarını doğru dürüst toparlayamadan limana yol almışlar, gemi onlara söylenen vakitten bir hayli geç gelmiş.Sonrası harabe bir gemiye binmek olmuş.İşte benim doğumum da tam o gemide, denizin tam ortasında  gerçekleşmiş.Adımı koyan o denizin tam ortasında. Sonrası, kainattan bir güzel gidivermiş melek olarak.

Ben annemi  hiç  görmedim. Elimde  ne fotoğrafı  var, ne de ona  ait bir eşya. Ondan geriye kalan hiçbir şey yok. Fakat yine de bana anlatılanlarla hayal ettim annemi her zaman, onunla hep gurur duydum.Şimdi  düşünüyorum da ne zor olmuştur babam için annemin vefatı. Öyle ki  üst üste yediği vurgunlar, şahit olduğu  ölümler ve kaderin  durmadan  kayıplara uğratması  onu çok yormuş, ben daha dört yaşıma varmadan annemin yanına gitmişti. Babamın ölümünü önceleri bana söylemediler ; ama ben sezmiştim. Simasını hayal meyal hatırladığım babamdan bana kalan tek şey anneme dair  birkaç anıydı. Babamın vefatıyla tamamen ninemin yanına yerleşmiştim. Beni, oğlunun yegane yadigarı olarak görse de, zaman zaman anneme olan hıncını  hissetmiyor değildim. Büyüdükçe  bana karşı sevgi ve nefret duygularını bir arada  yaşatan ninemin yanında kalmak zorlaşmıştı. Bir de başımda okul gibi bir dert vardı. Dersleri, öğretmenleri ve benle durmadan “gavurdan dönme” diye alay eden öğrencileri hiçbir vakit sevememiştim. Beni okula bağlayan tek güç kitaplardı, zaten okumayı iyice sökünce de nadiren uğrar olmuştum okula. Harçlığım cebime düştüğü an  soluğu köydeki bakkalda alır, kollarımı kitaplarla doldururdum. Ardından hemen bizim koya  gider, kayıkların arasına tüneyerek kitaplarla oluşturduğum hayali dünyama dalardım. Yusuf Kaptan’la tanışmam da böyle olmuştu. Kayığının içine gizleyip kitap okuyan o çelimsiz çocuğu sevmesi hiç de zor olmamıştı. Şiir gibi konuşan, orta yaşlı, ton ton bir adamdı kaptan. Beyaz kasketini kafasından hiç çıkarmazdı. Lacivert gözleriyle çok canlar yakmıştı besbelli. Onu ilk gördüğümde gözüpek bir korsan olarak düşlemiştim ; çünkü  kendini denize adamış bir kaşifti. Kaptan, okulu kaytarışlarıma aldırmazdı. Yanında durmadan yüksek sesle kitap okumamı isterdi. Yaşına rağmen insanın hayatında geçirdiği her anda yeni bilgiler edineceğini unutmayan bir bilgeydi.Bir anda kahramanım olmuştu.

Bir gün durmadan okuldan kaçtığımı ispiyoncu arkadaşlarım tarafından öğrenen ninem,koya, kayıkların arasına gelip  beni bulmuştu. İki eski kayık arasından kulağımı çeke çeke çıkardı beni ninem ve oracıkta eşek sudan gelene dek dövdü.  Araya kaptan girmiş ve  ninemle uzun uzun,hararetli bir konuşma yapmıştı. Ne söylediğini bilmiyorum ; fakat ninem yanıma gelip:

“Bundan böyle kaptandan zanaat öğreneceksin, okula gideceğin yok hayta! “,dedikten sonra nasıl sevindiğimi anlatamam. O günden sonra etim ninemindi, kemiğim kaptanın. Halimden  gayet memnundum.

“Balık tutmak bir sanattır.”,derdi hep kaptan. “Öyle bir sanat ki, balığa eziyet etmeden çıkaracaksın onu sudan. Balık gibi düşünüp, balık gibi hareket edeceksin.Balık tutarken  balık olacaksın. İnsan  gibi  düşünen bir balık.”

Balığa hazırlanışımız epey uzun sürerdi kaptanla. Bazen gün doğmadan yola çıkardık, bazen tüm gün , geceye dek beklerdik derya kuzularını.İşe ilk  olarak  bataklığı andıran su birikintilerini ziyaretle başlardık. Kumun içinde dimdik duran sülinaları ince bir telle  teker teker toplardık. Yere serdiğimiz  koca bir  kağıt üzerine toplanmış sülinaları kabuklarından ayırıp dizerdik. Kabuklarından ayrıldıkları için ne olduğunu anlayamayan minik sülinalar, üzerlerine serpilen tuzun etkisiyle kağıt üzerinde kıpırdamaya başlarlardı. Aslında bir hayli çirkin olmalarına rağmen, kağıt  üzerindeki  bu kıpırtıları onları sanki dans ediyormuş edasına sokardı. Ardından sülinaları kahvehanedeki buzluğa koyar, donmaları için en az bir gün beklerdik. Sülina gibi yumuşak yem hazırlamayı oldum olası sevmiştim. 

Kaptan  her balığı ayrı ayrı tanırdı  ve her birinin öyküsünü anlatırdı . Hepsinin yaradılışının ,amacının, yakalanışının ve kurnazlıklarının farklı olduğunu tembihler durur, adeta bir ibadeti yerine getiriyorcasına huzur duyarak tutardı balıkları.

O sabah saat beşe yaklaşırken koyda buluşmuştuk. Tekneyle açılmamıştık, ağ almaya ihtiyaç duymamıştık. Yanımızda bir çift olta ve evvelki akşam toplanmış salyangozlarla kayığımıza binip, daha sakin bir kayalığa doğru kürek çektik. Su hâlâ sığdı, hava oldukça serin. Bize uygun bir yer bulunca oltaları hazırlamaya koyulduk. Önce  salyangozları kırıp iğnelere istifledik, sonra üzerlerine sülinaları ekledik. Amacımız olgun çipuralar yakalamaktı ve obur çipuralar salyangozlara bayılırlardı. Oltalarımızı suya atıp beklemeye başladık. Çok geçmeden rüzgar yönünü değiştirdi. Deniz kızmıştı sanki, dalgalar daha evvel hiç görmediğim kadar çetindi. Bu ani fırtına ikimizi de oldukça şaşırtmıştı. Kayığın dengesini kuramıyorduk ve  biz kıyıya gitmek istedikçe  deniz bizi göğsüne doğru çekiyordu. Gittikçe korkuyordum, gün daha ağarmamıştı ve kayığımız  bir tahterevalliden farksızdı. Kaptanın tüm gücünü harcamasına rağmen kıyıdan bizi uzaklaştıran bir akıntıya dalmıştık. Üstelik sol taraftaki küreğimizi çoktan denize kaptırmıştık ! Yarım saatten daha fazla bir süre, kaptan tek kürekle karaya ulaştırmaya çalıştı bizi ; ama fırtına buna izin vermiyordu ve  olduğumuz yerde dönüp duruyorduk.

Bir anda denizin içinde balıklar dışında başka bir canlının olduğunu sezdim. Sanki fırtınadan ziyade,  kayığı denizin ortasına çeken başka bir güç vardı. Bu  ne olabilirdi ki? Düşüncelerim arasında kaybolmuşken  kayığımız, ani bir hızla gelen devasa dalgaya yenilip ters düz olmuştu. Kendimi karanlık bir denizin dibine çökerken bulmuştum.Durmadan çırpınıyordum, nefesim tükeniyordu ve  ben suyun yüzüne çıkamıyordum. Derken bir anda koca bir balığın bacağıma kuyruğuyla çarptığını hissettim. Öyle derin bir yara  açmıştı ki sağ bacağımda hâlâ izi durur. Çok geçmeden canımı bu denli yakan balığın intikamını almak için denizin dibinde  bir arayışa tutuldum. Kaptana dair bir iz bulamadığım için korkuyordum,aynı zamanda  beni yaralayan balığa karşı öfkeliydim. Güneşin yavaş yavaş doğmasıyla etraf aydınlanmaya başladı  ve ben gözlerime inanamadığım o manzarayla karşı karşıyaydım.

Saçları gümüş rengi iki deniz kızı önümde taklalar atıp benimle oyun oynamak istiyordu. Kuyrukları daha evvel görmediğim ; fakat kaptanın anlattığı hikayelerle düşlediğim o koca balıklar kadar büyüktü. Yeşil ve grinin alacasını taşıyan sert pullarla kaplıydı. Yüzleri masallarda anlatıldığı kadar güzel değildi ; ama yaydıkları gizem beni çoktan büyülemişti. Gövdeleri insan derisini andırsa da, pullarla kaplıydı. Gözleriyse hayli korkunçtu. Göz bebekleri pembeyi andırıyordu , dikkatli bakıldığındaysa gözlerinin yapısı tıpkı bir yılan gibiydi, bal rengi boyuna çizilmiş bir çizgiydi sanki. Ağızlarını bir balık gibi açıp kapıyorlar, her açışta sanki bilmediğim bir dilden kelimeler söylüyorlardı. Anladığım tek kelime ismimdi. Etrafımda dönüp kim olduğumu saptamaya çalışıyor, onlardan farklı olan vücudumu inceliyorlardı. Bu esnada nefesim neredeyse tükenmek üzereydi, akciğerlerime dolan suyu hissediyordum. Ölüme çok yakındım ve ben o güne dek böyle bir ölümü  hiç düşünmemiştim. Her şeye rağmen gördüklerim gerçekti. Emindim, bu bir hayal değildi. Güneş  tamamen doğarken  karşı koyamadığım tatlı bir uykuya dalmak üzereydim. Göz kapaklarımı açık tutamıyordum. Hareket edemiyordum artık. Ölüyordum. Ellerimi aynı anda kavrayan denizkızları müthiş bir hızla bilmediğim bir yere doğru götürüyorlardı beni. Yönümü seçemiyordum. Yumulu  gözlerimi  açtığımda  kendimi kayaların üzerinde buldum. Güneş yüzümü  yakıyordu, bacağımdaki  yara  kanamaya devam ediyordu. Canım çok acıyordu. O an için yapabildiğim tek şey denize doğru başımı çevirmekti. Orada, derinlerde bir yerde  hayatımı kurtaran iki denizkızının olduğunu biliyordum.

Kazadan sonra kaptanı kimse bulamadı. Hayat , sevdiğim kim varsa benden almaya devam ederken büyümüştüm. Okumaya olan merakım daha da artmıştı. İçime kapanmıştım, tek çarem kitaplardı. Ninem hastalanacağımdan korktuğu için beni İstanbul’a götürmüştü. İstanbul’da elimden gelen ne varsa onu yaptım : Okudum. Yazmaya başladım. Sonrası, hayatım geçip gitti. Bu hikayeyi hayatım boyunca yalnızca birkaç kişiye anlattım. Onlar da yaşadığım şokla aklımın bana küçük oyunlar oynadığını söylediler. Sonra ben de kendimi bu sahte sebebe inandırdım, ta ki çaresi olmayan  hastalığımın pençesine  düşene dek. Ölümüm oldukça yakınmış, öyle diyor doktorlarım.  Fakat  iki binli yılları göremeden ölmek canımı sıkmıyor. Yaşayabileceğim kadar yaşadım. Ölmeden önce, çocukluğumun geçtiği şehre geri dönmek istedim ve kazanın yaşandığı o koya yıllar sonra yeniden gittim. Beni çağıran geçmişimdeki anılar mıydı, bacağımdaki yaranın sahibi miydi? Bilmiyorum.

Onca yıla rağmen hiç değişmemişti koy. Yüreğinde  aynı huzuru taşıyordu hâlâ. Kıyıdaki kayaların birine  tüneyip yazacağım  öyküye dair notlar aldım ve gördüğüm manzarayı defterime  karaladım. Derken  bir  anda  adımın  söylendiğini  işittim. Sesler denizin dibinden geliyordu. Biri Yusuf  kaptanın sesiydi. Diğerleri  ise  hayatımı  kurtaran kahramanların sesleriydi. Orada, denizin  kalbinde  özgürdüler  ve  ölümsüzdüler. Onları yalnızca, onlara inananlar görebiliyordu.

Yerimden   doğruldum. Kaldığım  pansiyona  doğru  yürürken   aklımda   yalnızca kaptanın sözleri vardı :

 “Balık tutarken  balık olacaksın. İnsan  gibi  düşünen bir balık.”
 
 

(14 Mart 2013- Perşembe

Fransız Kültür Merkezi – Taksim )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder